Kısa cevap: Merkez bankası politika faizini artırdığında amaç, para maliyetini yükselterek harcama ve kredi talebini soğutmak, böylece fiyat artışlarını yavaşlatmaktır. Ama bu etki anında görünmez; benim gözlemim, faiz artırımı enflasyon üzerindeki asıl izini birkaç ay ile bir yıl arasında değişen bir gecikmeyle bırakıyor. Tasarruf sahibi açısından ise tablo daha net: mevduat ve tahvil getirileri hızla yukarı çekilirken, kredi kullananın taksitleri de aynı hızla ağırlaşıyor.
İlk yıllarımda şu hatayı yapmıştım: faiz kararının açıklandığı akşam enflasyon verisinin de düzelmeye başladığını sanıyordum. Oysa aradaki mekanizma zincirleme çalışıyor. Politika faizi önce bankalar arası para piyasasını, sonra mevduat ve kredi faizlerini, ardından hane halkının ve şirketlerin harcama kararlarını etkiliyor. Bir işletmenin yatırım planını rafa kaldırması, bir ailenin araba alımını ertelemesi zaman alıyor. Talep gerçekten yavaşladığında ise fiyat etiketleri hemen değişmiyor, çünkü satıcılar önce stoklarını eritmeyi bekliyor.
Bu gecikme yüzünden merkez bankaları geleceğe bakarak karar veriyor. Bugünün enflasyonu değil, bir yıl sonra beklenen enflasyon esas alınıyor. Bu yüzden bazen veriler kötüyken faiz sabit tutulabiliyor, bazen de veriler iyileşirken bile sıkı duruş korunuyor. Bunu anlamak, kararları "mantıksız" bulmaktan kurtarıyor insanı.
Faizin en çabuk etki ettiği yer aslında zihinler. Merkez bankasının kararlı bir artırım yapması, "fiyatlar artmaya devam eder" varsayımını zayıflatıyor. Zam takvimi yapan bir şirket, ücret pazarlığı yapan bir çalışan, kira artışı düşünen bir mal sahibi bu sinyale bakıyor. Beklentiler kırıldığında enflasyon, talep henüz yavaşlamamış olsa bile ivme kaybediyor. Bu yüzden kararın kendisi kadar, karar metninin dili ve verilen taahhütlerin tutarlılığı da önemli.
Türkiye gibi ithalata dayalı üretim yapısı olan ekonomilerde faizin bir başka etkisi kur üzerinden geliyor. Yüksek faiz, yerel para cinsi varlıkları daha cazip hale getiriyor; kur baskısı hafifledikçe ithal ara malı ve enerji maliyetleri de yavaşlıyor. Döviz hesaplarındaki kazancı faiz ve kur farkı birlikte belirlediği için, sıkılaşma dönemlerinde dövizde durmanın maliyeti fark edilir şekilde artıyor. Ben portföyümde döviz ağırlığını tam da bu yüzden faiz döngüsüne göre ayarlıyorum.
Nominal faizin yüzde kaç olduğu tek başına hiçbir şey anlatmıyor. Önemli olan enflasyondan arındırılmış, yani reel getiri. Faiz artırımı enflasyon karşısında sizi ancak reel olarak pozitif bölgeye taşıdığında işe yarıyor. Basit bir örnekle anlatayım:
| Senaryo | Mevduat faizi | Enflasyon | Yaklaşık reel getiri |
|---|---|---|---|
| Gevşek para politikası | %20 | %40 | Negatif — alım gücü eriyor |
| Sıkılaşma başlangıcı | %45 | %45 | Nötr — vergi sonrası hâlâ eksi |
| Sıkılaşmanın olgun dönemi | %50 | %35 | Pozitif — birikim büyüyor |
Tablodaki ikinci satır kritik. Nominal faiz enflasyona eşitken bile stopaj kesintisi sizi eksiye düşürüyor. Yıllık faiz gelirinden yapılan vergi kesintisini hesaba katmadan yapılan karşılaştırmalar bu yüzden yanıltıcı oluyor. Reel faizi kendi elinizle hesaplamayı öğrenmenizi öneririm; formül karmaşık değil, ama sonucu bambaşka kararlar almanızı sağlıyor.
Borç tarafında da simetrik bir mantık var. Sıkılaşma dönemine değişken faizli borçla girmek en pahalı hatalardan biri. Kredi faiz oranları yükselirken taksitin şişmesi, mevduattan elde ettiğiniz ek getiriyi rahatlıkla silip atıyor. Elinde uygun koşullu sabit faizli kredi olan biri, aslında farkında olmadan enflasyona karşı bir pozisyon taşıyor.
Beklenti kanalı haftalar içinde çalışabilir, ancak talep ve fiyatlar üzerindeki tam etki genellikle birkaç çeyreklik bir gecikme